İş kazaları mı, iş cinayetleri mi?

1987 yılından bu yana her yılın 4-10 Mayıs tarihleri arasında İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası düzenlenmekte…

İşçi sağlığı ve İş Güvenliği çalışmalarında öncelikli amaç, çalışanların sağlığını ve güvenliğini korumaktır. Bu yıl 34. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Haftasında işçiler yine ölümle yüz yüze. Madenlerde, inşaatlarda, barajlarda, hastanelerde, nakliye işlerinde işçiler ölüyor. Giderek yükselen ölümlü iş kazaları ve kalıcı iş göremezliklerle karşı karşıya kalıyor işçiler.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) hazırladığı raporlara göre, 2020 yılında yaşanan iş kazalarında 2 bin 427 işçi, 2021 yılının ilk iki ayında ise en az 337 işçi yaşamını yitirdi. Bu ölümlerin nedenlerinin altında, işverenlerin gerekli güvenlik koşullarını sağlamaması, ekipmanlarını temin etmemesi ve denetim eksiklikleri kadar, yaşanan her bir ölüm sonrası başlayan hukuksal süreçlerden caydırıcı cezaların çıkmaması yatıyor. Independent Türkçe olarak iş kazalarını ve işçi ölümlerinin nedenlerini uzmanlara sorduk,

Erkan Arslan- Yüksek Kimya Mühendisi- İSİG Meclisi Gönüllüsü

İş Sağlığı ve İş Güvenliği Haftasına ilişkin eleştirilerini sunan Arslan, bu durumun trajik-komik olduğunu dile getiriyor:

“Bizim ülkemizde her şeyi “mış gibi, miş gibi” yapıp ondan sonra dünyada İş Sağlığı ve İş Güvenliği Haftası düzenleyen tek ülkeyiz. Yani ben bugüne kadar hiçbir yararını katkısını görmedim. 34. Hafta galiba şimdi. Birkaçına ben de temsilen katıldım, sendikaları temsilen. Komedi gibi geliyor bana, yani bir oyun oynanıyor, bir tiyatro aslında özü itibarı ile. Tiyatronun bir tarafında devlet var bir tarafında işverenler var, bir tarafında da tırnak içinde söylüyorum sendikacılar ve işçiler var.”

İşçi sağlığı sorununun öznesinin taraflarının devlet, işverenler, işçiler olduğunu söyleyenlere karşı Arslan, Soma’yı örnek vererek devletin ve işverenlerin o süreçte nasıl bir rol aldığını dile getiriyor,

“Soma’da Türkiye’nin en büyük katliamı, en büyük işçi katliamı oldu.  Resmi rakamlara göre 301 arkadaşımız iş cinayetiyle katledildi. Orada gördük işçilere işverenlerin nasıl davrandığını. Devletin de nasıl davrandığını, bizzat işverenlerden yana olduklarını gördük, sonuçta da “bu işin fıtratında var” dediler…

İSİG Meclisinin hangi amaçla kurulduğunu ve neye hizmet ettiğini anlatan Arslan, “Biz açıkçası sorun kimin sorunudur diye yola çıktık” diye ifade ediyor:

“Daha önce de çeşitli sendikalarla birlikte uğraş veriyorduk ama bu yasa çıkmadan önce 2010’larda falan İşçi Sağlığı Meclisi olarak bir araya geldik. ‘Aidiyet ve sorunun asli sahiplerince sahiplenilmesi ve benim sorunum haline getirebilmek’ için çeşitli mesleklerden kurum ve örgütlerden insanlarla bir araya geldik ve sonuçta on yılı aşan bir süredir de çalışıyoruz.”

Tasarlanmış, planlanmış önlemler alınmadığı zaman işin sonucunda yaralanma, sakatlanma ile karşılaşıldığı bilinenin sonunda ölüm varsa bu olayın iş cinayeti olduğunu söyleyen Arslan:

“İş kazaları yerine iş cinayeti kavramı önemli ölçüde sorunun tarafı olması gereken insanlar içinde bir kabul yerleşti. Biz kendi adımıza bu kavramı keşfetmedik bizden çok önce sendikalarımız keşfetti. Ben hatırlarım 76-78 yıllarında TÖB-DER ’in dergisinde çıkmıştı ‘’İş Cinayetlerine Hayır’’ diye. DİSK’ in çeşitli yayınlarında vardı yine aynı şekilde. Ama biz bir kez daha hafızalarda tekrarladık iş cinayeti kavramını. İşçilerin gözünde artık nasıl olursa olsun, nedeni ne olursa olsun sonucunda ölüm olduğunda iş cinayeti vardır ve biz böyle bir kavramla bakılmasının önemli ve anlamlı olduğunu düşünüyoruz. Başta işveren olmak üzere siyasi iktidarları da bu işin failleri olarak değerlendirmek gerektiğini söylüyoruz.”

Yılda en az 1700-1800 işçinin iş kazaları sonucu öldüğünü söyleyen Arslan, bu sayıların tespit edilenler olduğunu, bu sayıların üzerinde işçinin öldüğünü dile getiriyor:

“Nasıl tespit ediyoruz öncelikle basını tarıyoruz.  Yakında işçi ölümleri basında yer almayacağı için bu da zorlaşacak.  Kazaya şahit olan işçi arkadaşlarımızın katkıları önemli düzeyde. Biz tespit ettiğimiz ölümlerde raporun altına ölen insanların isimlerini de tespit edebildiğimiz kadarını yazıyoruz.

Eskiden mahkemeler biraz daha insaflıydı, iş cinayetlerinde kusurlar tespit ediliyor, birtakım cezalar veriliyordu ama şimdi günümüzde mahkemeler biliyorsunuz Soma’da yaşandı, Soma’da işin sorumlusu olan şirketin sahibi gözüken esas patronun oğlu Can Gürkan ceza almıştı. Yargıtay bunu bozdu. Önce ceza onandı daha sonra Yargıtay’da değişiklik yapıldı, üç tane yeni insan atandı, beş kişilik daire yeniden toplandı ve bunların yeniden taksirle yargılanmasına karar verdi. Oysaki bunlar olası kasttan ceza almışlardı. Yani şunu söylemeye çalışıyorum ne kadar tespit etsen de iş hukukta bitiyor. Bu insanlar sadece kar hırsı yüzünden katledilmişlerdir.”

“Bir egemenlerin adaleti vardır, bir de egemen olması gerekenlerin adaleti. Soma süreci hukukun, adaletin nereye gittiğini gösteriyor” diyen Arslan sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bir işçi tek başına iş yerinde rahatsız olduğu bir durumu, risk gördüğü bir sorunu işverene söyleyebilir, bakanlığa bildirebilir ama on gün sonra işten atılır… İşçinin öncelik kaygısı ekmek ve yaşam. Bu nedenle bizim ülkemizde bu duruma sessiz kalınıyor. İşçilerin bugün yeterli örgütlülüğe sahip olamamasının en önemli sebebi 12 Eylül’dür. 12 Eylül’den önce en azından DİSK ülkede bir sürü kavramı değiştirdi, işçi sınıfı bir sınıf olarak kendisini gösterdi ama arkasını getiremedi. 12 Eylül ile birlikte de örgütler, kurumlar dağıtıldı… Sorunun Sol’ da olduğunu düşünüyorum. Sol’da birliktelikler ama gerçekten işçileri kucaklayan birliktelikler yaratılmadan da bu alanda adım atılamayacağını düşünüyorum. Hem bizim hem de dünya tarihi bunu gösterdi”

Seher Aytaç Aksel-BTS İstanbul 1 No’lu Şube İşyeri Temsilcisi

TCDD’de ilk kadın makinist olan Aksel, işe nasıl başladığını anlatıyor:

“Yıldız Üniversitesi MYO Demiryolu İnşaat ve İşletmeciliği bölümünden 1989 yılında mezun oldum. 1990 Şubat’ında demiryollarında makinist olarak işe başladım ve yaklaşık 3 yıl makinist olarak çalıştım. Makinistlik, 7/24 gece – gündüz çalışma esasına dayalı olduğu için zaten ruhen ve fiziksel olarak yorucu olmakla birlikte birde erkek egemen işkolunda kadın olarak çalışmanın olumsuz etkilerini de ekleyince, doğal olarak sıkıntıların iki katını yaşadım. Her alanda olduğu gibi burada da benim bu işi yapmamı uygun bulmayanlar olduğu gibi olumlu karşılayıp destek olanlarda vardı. Ancak yönetimlerin, kurumsal olarak yapması gereken fiziksel düzenlemeleri (tek kadın çalışan olmamdan dolayı her hal) yapmamasından dolayı, uzun ömürlü bir çalışma olmadı benim için. Daha sonra, makinistliği bırakarak tekniker olarak kurumda çalışmaya devam ettim. Halen demiryollarında çalışmaktayım ve kurumumuzda, ulaştırma iş kolunda örgütlü memur sendikası BTS üyesiyim”

Sendika olarak birçok eğitime katıldıklarını, bu eğitimler arasında, farkındalık yaratan en farklı eğitimin işçi-memur tüm çalışanların birlikte yaptığı eğitim olduğunu söyleyen Aksel:

“İSG kurullarında masanın aynı tarafında oturan çalışanları bir araya getirmek ve işçi – memur çalışanlar arasında dirsek teması sağlamak, personel üzerinde de çok olumlu etki yaratmıştır. Burada sendika temsilcilerinin eğitimi, Ortak Temsilci Eğitimi şeklinde planlanmış olup; örgütlülük alanımız içindeki işçi- memur çalışanların üye olduğu sendikalar ile birlikte, “Sendikal İşleyişte Temsilcinin Rolü ve İş Sağlığı ve Güvenliği Alanında Haklarımız, Görev ve Sorumluluklarımız” konularının değerlendirildiği eğitimimiz Demiryolları Kurum Tesislerinde gerçekleşmiştir. Bu tür eğitimlerde katılımcılara ve zaman zamanda eğitimler harici personele, işyeri sorunları ve ortamları ile İSG konuları (İSG alanında durum tespit çalışması) üzerinde görüş ve önerileri değerlendirilmek üzere anketler hazırlanmış olup, buradan çıkan değerlendirmeler sendikal çalışmalarımızda bize kılavuzluk etmiştir. Bu sebeple işçi memur tüm çalışanların birlikte mücadelesi için İSG en elverişli argümandır ve çalışanlara aynı sınıfa ait olduklarını hatırlatır.”

6331 sayılı yasanın her ne kadar kapsam alanı olarak “tüm çalışanlar” dese de yasayı çıkaranların yıllardır hala gerekli diğer yasal düzenlemeleri yapmadığını söyleyen Aksel:

“6331 sayılı yasa kamu kurumlarında gerçek anlamında uygulamaya geçirilememiştir. İşyerinde 50 ya da daha fazla işçi varsa İş Güvenliği Uzmanı ve İşyeri Hekimi ataması yapılıyor ve bu görevlilerin (kurum çalışanı veya hizmet alımı) hakkedişleri işçi sayısı üzerinden hesaplanmaktadır. Kamu kurumlarında, 657 sayılı yasa veya 399 KHK ile çalışan memur/sözleşmeli personel uygulamada kapsam dışında kalmaktadır (ya da bizim kurumumuzda böyle uygulanmaktadır). Ama unutulmamalıdır ki aynı yasa, işyerine İş Güvenliği Uzmanı ve İşyeri Hekimi ataması yapılmasa dahi işyeri amirlerini İş Sağlığı ve Güvenliği hususlarındaki kurumsal aksaklıklardan direk sorumlu tutmaktadır.  Bu sebeple sendika olarak, bir taraftan, gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için KESK üzerinden kamuoyu oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan da kurumda temsilcilerimiz üzerinden katılabildiğimiz İşyeri İş Sağlığı ve Güvenliği Kurullarına katılarak “tüm çalışanların” sesi olmaya çalışıyoruz.”

Sendika olarak, uzun zamandır gündemlerinde olmasına rağmen son zamanlarda sürecin daha da ısınması sebebiyle, özelleştirme belası ile savaşmakta olduklarını söyleyen Aksel:

“Çünkü yaşanan örneklerden dolayı biliyoruz ki bu beraberinde güvencesiz çalışmayı getirmektedir.

Güvencesiz çalışma, esneklik ve kuralsızlaştırma, birbirinden ayrı düşünülemeyecek kavramlar olup, sınıflar arası ve sınıf içi çatışmaların derinleşmesine de neden olmaktadır. Güvencesiz çalışma, emeği örgütsüzleştirme stratejisinin bir parçası olup, iş sağlığı ve güvenliği bu alanda ilk zarar görecek alandır ve yalnızca bu koşullarda çalıştırılan geniş toplumsal yığınların değil, bu sorunlarla henüz yüzleşmemiş örgütlü işgücünün de sorunudur. Şu anda bizim gibi özelleştirme kapsamında olan ve özelleştirme belası ile savaşırken yüzleştiğimiz gibi.” 

Güvencesiz çalışmanın bugüne kadar tanımlanmış ve bundan sonra tanımlanacak tüm biçimleri için bir mücadelenin geliştirilmesinin zorunlu olduğunu söyleyen Aksel, sözlerine şöyle devam ediyor:

“İşçi – memur çalışanlar temsilcilerimizi kapsayan ortak İSG eğitimlerimiz bu amaca hizmet etmek üzere programlanmaktadır. İşçiliği ucuzlatmak için işçilerin örgütsüzleştirildiği bu dönemde; işçiler güvencesizlik üzerinden terbiye edilmek istenmektedir. Güvencesizlikle birlikte daha da artan iş kazalarında yaşanan ölümler, artık adı konulmamış savaşa benzetilerek açıklanmaktadır. Sendika olarak her ne kadar özelleştirme ile mücadelemiz devam etse de aynı zamanda, örgütlenmede İSG temelli çalışmalarımız devam etmekte olup, Marx’ın işçi anketi rehberliğinde önümüzdeki süreçte çalışanlara geçmişi, bugünü ve geleceği sorgulatarak, soru sorarak öğrenme ve öğretme üzerine basit ve somut bir çalışma öngörmekteyiz.”

Dr. Erol Ünder- İş Yeri Hekimi

“Öncelikle “İşSsağlığı ve Güvenliği Haftası” dediğimizde doğru bulmadığım şey iş sağlığı kavramıdır. Asıl olan ya da olması gereken” İşçinin Sağlığı Kavramı” olarak ele almaktır. Bütün çalışma süreçlerinde ya da moda deyimle alınacak aksiyonlarda işçinin sağlığı ve işçinin güvenliği ön plana konmalıdır. Buna göre sağlık, güvenlik, ergonomi ve işin yürütümü ile ilgili süreçler planlamalar yapılmalıdır.

Yaşadığımız pratiklerde yer yer işçilere yönelik önlemler, uygulamalar planlamalar görsek de asıl ve yaygın olarak gördüğümüz işçinin sağlığı ve güvenliği değil patronun istekleri ve keyfi doğrultusunda, yöneticileri aracılığı ile aldıkları belirgin ve çok sert tavırlar ve uygulamalardır”

İşçi sağlığı ve iş güvenliği kültürünün geliştirilmesinin gerçekten önemli olduğunu söyleyen Ünder, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bu kültürün oluşabilmesi, işçinin sağlığı ve güvenliği için, eğitim vermenin yanında, eldiven, gözlük, kulak tıkacı, iş elbisesi, paraşütçü kemeri, siperlik, yanmaz eldiven, iş tulumu, maske vb. birçok kişisel koruyucu ve donanım araçlarını kullandırmak önemlidir, değerlidir ama yeterli değildir.

Temel sorun işçinin yaşam kalitesini artırabilmekle ilgilidir. Aldığı ücret, kaldığı ev, mutfağına girebilen gıda çeşitliliği, eğitim olanaklarından ve sağlık hizmetinden optimal düzeyde yararlanıp yararlanmadığı asıl belirleyici faktörlerdir”

İşyeri hekimlerine düşen görevleri anlatan Ünder, işçinin sağlıklı ve yeterli beslenmesinde, uzun ve yorucu çalışma süreleri ile ilgili düzenlemelerin yapılmasında, işçinin sağlığını korumaya, iş kazalarını, meslek hastalıklarını ve iş cinayetlerini önlemeye yönelik önerilerde bulunduklarını ifade ediyor,

“İşyeri hekimi; işçinin sağlık gözetiminin yapılmasında, sürdürülmesinde, işyerindeki üretim süreçlerinin planlamaların yapılmasında, işçi üzerine olabilecek etkilerinin ortaya konmasında veya saptanmasında yetkililere danışmanlık yapacak, önerilerde bulunacak en önemli ve sorumlu işçidir.  Patronun sorumluluğunda ve yükümlülüğü altında olan ise; işçinin çalışma koşullarının, işçinin sağlığının ve işçinin güvenliğinin sağlanması, korunması, iş cinayetine kurban gitmemesi için gerekli çalışmaların yapılması, önlemlerin alınması ve sürdürülmesinin sağlanmasıdır. Bu patronun keyfiyetine bırakılmamıştır. Yasal bir zorunluluktur.”

Dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşınan ve milyonlarca insanın yalnızca tek bir kişiden başlayarak bulaşan bu virüsün salgından Pandemi düzeyine, oradan da Sindemi haline geldiğini söyleyen Ünder:

“Çok boyutlu bir toplumsal, sağlık, ekonomik ve sosyal boyutlu sorun haline gelmiştir. Zengin sınıf, zengin ülkeler kendilerini daha iyi korumak için ekonomik, siyasi, ticari ve askeri güçlerini kullanmışlardır. Gelinen aşamada Covid-19 hastalığı sağlıkçılar cephesinde ölüm, iş kazası ve meslek hastalığı olarak can yakarken, emek cephesinde de hastalık, sakatlık ve ölüm yüzünü göstererek binlerce milyonlarca insan iş cinayetleri ile ya da yetersiz sağlık hizmeti ile diğer bir yandan evsiz barksız sokaklarda kalarak, hiçbir sağlık hizmeti alamadan yaşamlarını yitirmişlerdir”

Bu salgından karlı çıkan tarafın büyük sermaye sahipleri olduğunu söyleyen Ünder, sözlerini şöyle ifade ediyor:

“Basit ve can yakıcı bir örnekle patronların ve bakanlığın tavrını işçi düşmanı sömürü mekanizmasını gözler önüne sermek hiç de zor olmasa gerek. Dünyanın her yerinde Corona virüsünün inkübasyon süresi yani bulaşıcılık süresi 14 gündür. İşçi hastalandığı ya da yakın temaslı olduğu zaman en az 14 gün işe gelmemelidir. İşe çağrılmamalıdır. Oysa Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu “Özelikle sanayi işletmelerimizde yaşanan sıkıntıları çözmek üzere Sağlık Bakanlığı Covid-19 yakın temasta 14 günlük karantina süresini 10 güne indirdi” dedi, 7 Aralık 2020 tarihli tweet’inde “PCR testi negatif çıkar ve semptom gelişmezse 7. günün sonunda karantina bitirilebilecek ve 8. günde işe dönüş sağlanabilecek” ifadesini kullandı. TOBB başkanının ne olursa olsun temel şeyin, işlerin yürümesi ve üretimin devam ettirilmesi için işçinin bir an önce işe çağrılması ve çalıştırılmasıdır.

Bir hekim olarak Corona virüse karşı korunmak için yapılması gerekenlerin neler olduğunu söyleyen Ünder:

“Her türlü olumsuzluğa, yetersizliğe ve eksikliğe rağmen varlığını sonsuza dek sürdüremeyecek olan Corona virüsüne karşı yapabileceğimiz el yıkama, uygun cerrahi maske takma ve fiziksel mesafeye dikkat etmek yaşamsal önemdedir. Her ne olursa olsun duygusal ve davranışsal olarak gevşememeli, korunma tedbirlerine uymalıyız. Sıramız geldiğinde de mutlaka aşımızı yaptırmalıyız.”

Gökhan Turan-İş Güvenliği Uzmanı

İşçinin sağlığı ve güvenliği açısından çalıştıklarını söyleyen Turan, bu durumun işverene karşı borçlu kıldığını dile getiriyor:

“İşçi daha işe başlamadan haklarının gaspına uğruyor. Son 20 yıl içerisinde eğitim kurumları üzerinden, kalfalık, çıraklık, ustalık gibi işçi bilgi düzeyi kullanılarak gelirleri birileri tarafından ceplerinden alınan işçilerimizin şimdiki derdi yeterlilik belgesi. (MYK) Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından yetkilendirilen kuruluşça verilen MYK belgesi olmadan birçok işkolunda çalışamaz durumdalar.”

Çok Tehlikeli işler, tehlike kolunda olan işlerde bir zorunluluk olan MYK’nin sadece işçinin sorunu olmadığını, söyleyen Turan, “Bizlerin de sorunu” diyerek sözlerini şöyle ifade ediyor:

“İşçi işe başlarken (Uzmanlar ve işyeri hekimleri çalışma koşullarımız gereği kısmi veya tam zamanlı çalışabiliyoruz) işçi arkadaşımızı hiç görmüyoruz. İşe alımları tamamlanan arkadaşlarımız bizimle sonradan tanışıyor.  Tespit ve Öneri defterine MYK şartı uyarı olarak yazılınca karşımızda çalışmak istemediğimiz kendisine iletilmiş bir işçiye nedenler anlatıyoruz. Bu daha başlarken bizleri işçi karşısına getiriyor. İşverenlerin; işverenliklerini sömürü üzerinden en ince ayrıntısına kadar yansıtmaları doğal.  Doğal olmayan devlet denilen otoritenin bu grubun karşısında eğilip bükülmesi.”

İşçi sağlık raporu alırken parasının işverence ödeneceği kanunlarla belirlenmiş olsa da “işçinin devleti yok” diyen Turan:

“İşveren rapor ücretlerinin işçi tarafından ödenmesini talep ediyor. Bu ücretler işçi tarafından ödeniyor. İşveren 80 TL parayı işçisi için ödemeyecek kadar arsız davranabiliyor.

Şirket gibi devlet idaresi olunca İşçilerde zamanla kendi standartlarının artırılması yönünü seçiyor. Asgari ücretten bordroların ödenip işçiye fazla paranın başka isimler altında verilmesi. Aslında devlet şirketinin ekonomik olarak nasıl çöktüğünün örneğini gösteriyor.”

“Çalışanların belgelerinin olması onların bazı konularda yetkin olduklarını gösterir” diyen Turan, “Ancak bu sahalarda iş güvenliği uygulamalarının onlarla beraber tekrar uygulanmayacağı anlamına gelmez” diyerek şöyle ifade ediyor:

“İşverenlerim bana örnek olarak eğitimi kâğıt üzerinde veren uzmanları örnek gösterip dururlar. Her zaman benimle çalışmak zorunda olmadıklarının altını çizerim. İşçi arkadaşlarımızın 16 saat ders dinlemek işlerine gelmez götürü iş almışlardır. Erken bitirip gideceklerdir. Öyle evraklar imza ettiririz ki aslında bu evraklarla işçi arkadaşımızın başına bir şey gelirse işverenin elini güçlendiririz. Kendimizin giymediği iş ayakkabısını “işçiye giy” diye zorlamak aptallığının önüne geçmeliyiz. Bu şu anlama gelir işveren giyecek önce. İşveren bareti takacak sonra işçi takacak.  İşçinin maaşını asgari ücretten ödeyen işverenleri mali takibe alsalar battı denen SGK ne paralar dağıtır. Ama bunun için devletin dik durması gerekir”

Devletin işçisinin korumasını yapmayıp işverenine mesaj atıp kurallara uymasının öneminden bahsettiğini söyleyen Turan:

“Aynı işveren, işçisi düşünce tabelaları sahaya savcılık makamı gelmeden önce yerleştiriyor.  Savcılık “etraf ne kadar temizmiş” deyince işverenler teşekkür ediyorlar.

“Elleri çok güçlü. İşçi önüne konulan evrakları imza ederse 20 dakika. Dersle 16 saati tamamlarsa (işveren tehdidine boyun eğmek zorunda bırakılıyorsa), işveren sahada hiçbir kurala uymayıp şantiyede gezip “bir şey olmaz” diyorsa, en önemlisi mesleki yeterlilik belgeleri ile işçinin belirli bir bilgi birikimi olduğu öne sürülerek işçiye suç paylaştırmasına yol açılacaktır.

Bu konuştuklarımızın olmaması için şantiyelerimizde kurallara uyuyoruz. Kural derken devletin hatırlamadığı birçok yerde görmezden geldiği yasaların tatbiki yapılıyor. Prosedürlerimiz çok fazla bunlar okununca unutulur diye arada işçilerimizin çalışmalarında iş izinleri düzenleyip firma ve şantiye yetkililerinin kontrolsüz çıkışlarının önüne geçmeye çalışıyoruz.”

(Esra Çiftçi – İndependent Türkçe)

Site içeriklerimiz sadece bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*